Üzeyir Lokman ÇAYCI  :  TUNCER CÜCENOĞLU VE TİYATRO SANATI
14 pages
Turkish
Le téléchargement nécessite un accès à la bibliothèque YouScribe
Tout savoir sur nos offres

Üzeyir Lokman ÇAYCI : TUNCER CÜCENOĞLU VE TİYATRO SANATI

-

Le téléchargement nécessite un accès à la bibliothèque YouScribe
Tout savoir sur nos offres
14 pages
Turkish

Description

TUNCER CÜCENOĞLU VE TİYATRO SANATI Üzeyir Lokman ÇAYCI Yıllar önce yüzlerce sanatçı gibi, Tuncer CÜCENOĞLU ile de uzun süre iletişimdeydim. Bana sık sık sanat ve tiyatro konularında yazı ve görüşlerini iletiyordu. Ben bunların hepsini bana ait sitelerimde o zamanlar yayınlamıştım. Faaliyetleri dünya çapındaydı. Rusya’dan Avrupa ülkelerine kadar üzanan geniş bir alandaçalışmaları ilgiyle karşılanıyor veçeşitli dillerde sahnelere aktarılıyordu. Tuncer CÜCENOĞLU’nu tanımak istersek : ° Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi mezunu.. ° T.C. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nde Edebi Kurul üyeliğiyaptı. ° Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası P.E.N. Türkiye Merkezi üyesiydi. ° MSM Özel Konservatuarı "Dramatik Oyun Yazarlığı" öğretmeniydi. ° "Papirüs Yayınevi" Tiyatro Bölümü’nde görev aldı. Oyunları : KÖRDÖVÜŞÜ, ÖĞRETMEN, KADINCIKLAR,ÇIKMAZ SOKAK, DOSYA, BİGA 1920, KUMARBAZLAR, HELİKOPTER, YILDIRIM KEMAL, MATRUŞKA, ZİYARETÇİ, ŞAPKA, BOYACI, NEYZEN, KIZILIRMAK,ÇIĞ, TİYATROCULAR, SABAHATTİN ALİ, YEŞİL GECE, AH BİR YOKSUL OLSAM, CHE GUEVARA. Yazar Olarak Aldığı Ödüller : Tobav(2), Türk Kadınlar Birliği(l),Ankara Sanat Kurumu(2), Abdi Ipekçi(l), İsmet Küntay (l), Avni Dilligil(2), Uluslararası Tiyatro Enstitüsü(l), Kasaid(l), Lions(2), Kültür Bakanlığı(l)olmak üzere Türkiye'den 14, ayrıca Yugoslavya (l) ve Hollanda (l) olmak üzere toplam l6 ödül kazandı.

Sujets

Informations

Publié par
Publié le 12 mai 2020
Nombre de lectures 5
Langue Turkish

Exrait

TUNCER CÜCENOĞLU VE TİYATRO SANATI
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Yıllar önce yüzlerce sanatçı gibi, Tuncer CÜCENOĞLU ile de uzun süre iletişimdeydim. Bana sık sık sanat ve tiyatro konularında yazı ve görüşlerini iletiyordu. Ben bunların hepsini bana ait sitelerimde o zamanlar yayınlamıştım.
Faaliyetleri dünya çapındaydı. Rusya’dan Avrupa ülkelerine kadar üzanan geniş bir alandaçalışmaları ilgiyle karşılanıyor veçeşitli dillerde sahnelere aktarılıyordu. Tuncer CÜCENOĞLU’nu tanımak istersek :
° Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi mezunu.. ° T.C. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nde Edebi Kurul üyeliğiyaptı. ° Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası P.E.N. Türkiye Merkezi üyesiydi. ° MSM Özel Konservatuarı "Dramatik Oyun Yazarlığı" öğretmeniydi. ° "Papirüs Yayınevi" Tiyatro Bölümü’nde görev aldı.
Oyunları :
KÖRDÖVÜŞÜ, ÖĞRETMEN, KADINCIKLAR,ÇIKMAZ SOKAK, DOSYA, BİGA -1920, KUMARBAZLAR, HELİKOPTER, YILDIRIM KEMAL, MATRUŞKA, ZİYARETÇİ, ŞAPKA, BOYACI, NEYZEN, KIZILIRMAK,ÇIĞ, TİYATROCULAR, SABAHATTİN ALİ, YEŞİL GECE, AH BİR YOKSUL OLSAM, CHE GUEVARA.
Yazar Olarak Aldığı Ödüller :
Tobav(2), Türk Kadınlar Birliği(l),Ankara Sanat Kurumu(2), Abdi Ipekçi(l), İsmet Küntay(l), Avni Dilligil(2), Uluslararası Tiyatro Enstitüsü(l), Kasaid(l), Lions(2), Kültür Bakanlığı(l)olmak üzere Türkiye'den 14, ayrıca Yugoslavya (l) ve Hollanda (l) olmak üzere toplam l6 ödül kazandı.
Oyunlarının çevirilerinin yapıldığı diller :
Cücenoğlu'nun oyunları Rusça, İngilizce, Almanca, Fransızca, Bulgarca, Yunanca, Makedonyaca, İsveççe, Gürcüce, Urduca, Japonca, Romence, Azerice, Tatarca, Lehçe,Çuvaşça, Sırpça, İspanyolca, Arapça, Farsça vb. olmak üzere bir çok yabancı dileçevrildi. BaştaÇIĞ, MATRUŞKA, BOYACI, KADINCIKLAR, KIZILIRMAK,ÇIKMAZ SOKAK, DOSYA, HELİKOPTER, ŞAPKA, ZİYARETÇİ olmak üzere, oyunları; otuzu aşkın ülkede sahnelendi.
SANATÇILARIMIZA KÖTÜLÜKLER EN ÇOK AKP DÖNEMİNDE YAPILDI
Tabi AKP başlayan ve bütün sanatçıları ekileyen sanat ya da sanatçı düşmanlığı, yozlaşmış ve bağnaz kişilerin destekleriyle zirveye çıkarıldığı bir dönemi yaşıyorduk. Amaç, sanatçıyı dumura uğratmak, güçsüzleştirmek ve umutsuzlaştırarak korkutmaktı. Bu siyasal baskılar, devlet gücü kullanılarak, meydanı boş bulmuşcasına, tiyatrodan, sinemaya, resimden heykel sanatına kadar geniş bir alanda sürdürülüyordu.
Elbette bu şiddeti andıran ve gizli taciz diyebileceğimiz yüklenmeler, yazarları, gazetecileri, tiyatrocuları ve bütün sanatçıları etki altına alıyordu. Feryat etmek, seslenmek, uyarmak ve tepki göstermek kaçınılmazdı.
Bağnaz zihniyet insanların uyanışında önemli bir etkisi olan sanat dünyasını, sanatçıları ve sanat kurumlarını dışlayarak Türk toplumunu hedef aldıklarını da gizli– açık itiraf etmekten de çekinmediler.
AKP iktidarının moral bozucu, sanat düşmanı tavrını tiyatro yazarı Tuncer CÜCENOLU o zamanlar nasıl yorumladı :
«DEVLET TİYATROLARI 1 EKİM'DE PERDELERİNİ AÇMALI VE BU OYUN BOZULMALIDIR!»
Tuncer CÜCENOĞLU
Sonunda "Takke düştü kelgöründü..." Sayın Fehmi Koru 1 Eylül 2005günlü YeniŞafak Gazetesi'nde "Devlete bağlı tiyatro olmaz" başğı altında Devlet Tiyatroları'nın geleceğiyle ilgili, çok önemli ipuçlarını da içeren bir yazı yayımladı. Fehmi Koru deyipde hafife almamakgerek... Çünkü söz konusu kişi Sayın Başbakan'ın danışmanlarından biri, belki de en önemlilerinden biridir... Bakın nasıl başlamışyazısına Sayın Koru: "Devlet Tiyatroları'nda (DT) olan-biteni izliyorsanız, biliyorsunuzdur: Kültür Bakanlığı DTgenel müdürünügörevden aldı. Aygenel müdür bakanlık koltuğunda bir DSP'linin oturduğu dönemde degörevden alınmışmahkeme kararıylayerine dönmüştü. Yine aynı durum olabilir,yargı devreyegiripbakanlık tasarrufunu değiştirebilir. Ancak,görüyorsunuz, DT câmiası ayakta; sanatçılar eski genel müdürün göreve iadesini talep ediyorlar... Kurumsal olarak, DT,yarı-özerk bir statüye sahip; ancakyine deyapılan işlemin yasaya uygun olduğu belli. Yasaya aykırılığın iddia edileceği merci de mahkemeler... Bu sebeple, konunun toplu eyleme dönüştürülmesininpek bir anlamı bulunmuyor. Bazısını film ve dizilerden tanıdığı sanatçılarınprotesto eylemlerini sessizce izlemeyi yeğliyor kamuoyu. Medyada da eylemlere fazla bir destek görünmüyor. Ortalık yatışğında DT'nin imajında ciddi bir kırılmagörülebilir. Olayın güncellik taşıyan yönünü bir tarafa bırakarak sorunun temeline inmekte yarar var." Sonra alıştıra alıştıraçıkarıyor baklayı ağzından Sayın Koru: "Sorunun temelinde "Türkiye'de devletin tiyatrosuna hâlâ ihtiyaçvar mı?" sorusu yatıyor. Tiyatrocu devlet memuru, devlet tiyatropatronu olduğunda sık sık bugünküne benzeyen sıkıntılarınyaşanması doğal. DSP'li bakan ile Ak Partili bakanı genel müdür konusunda aynı noktada buluşturan da işte bugarabet. Yeni kurulan ve sıfırdan örgütlenen bir devletyönetiminin sanatla ilgilenmesi ve onu kendine bağlamak istemesi elbette doğal. Bunun ideolojiden ekonomik imkânlara kadarpekçok sebebi bulunuyor. Devlet, ister istemez, sanatçıyı ve sanatı korumak zorundaydı kendisiniyeniden konumlarken... Ancak, bugününgelişmişTürkiye’sinde aynı düşüncelerle tiyatroyu devletingüdümünde tutmanın bir anlamıyok... Bunun yolu da, devlet tiyatrolarını devletten ayırmayıgöze almaktangeçiyor. Opera ve bale gibi seyirlik sanatlar devletin himayesine hâlâ muhtaçolabilirler; ancak kendine izleyici bulmakta zorlanmayan kaliteli oyunculardan oluşan bir kurumun, kendi kanatlarıyla uçamayacağı herhalde düşünülemez. "Deneme tiyatrosu" mâhiyetinde küçük bir birim devlet tarafından korunabilir, ancak tiyatroların geri kalanının devletle
irtibatı kesilmelidir...Şu sıradayapılmasıgereken, devletin tiyatrodan bütünüyle elini çekmesiyle sonuçlanacak kapsamlı biryapılanmadır." Sayın Koru'nunyazdıklarını ayrıcayorumlamayagerek var mı? Ancak sayın Başbakan'ın danışmanına destek gene aynı günlü gazetede M. Ocaktan adlı köşeyazarındangeliyor: "...Bildiğinizgibi, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'ingörevden alınmasından sonra ortalarda dolaşan bütün tiyatrocularyollara düştü. Her ne kadar yıllardır Devlet Tiyatrosu'ndakigörevlerine uğramasalar da bir anda tiyatroyuçok sevdiklerini hatırladılar ve siyasi iktidara karşı yürüyüşe geçtiler. Hiç yoktan bu da bir şeydir. Kültür Bakanı Koç'un 'tiyatro memurları'nın eylemiyle ilgili nefis biryorumu var: "Eylemyapanlaraçok teşekkür ediyorum. Tiyatroyuçok seviyorlarmış. Eylemde yer alan Devlet Tiyatrosu sanatçıları dayıllardırçalıştıkları, ancak uğramadıkları kurumlarına, böylece uğramışoldular. Dizilerde oynamaktan uğrayamadıkları, yıllardır oyunlaraçıkmadıkları Devlet Tiyatroları'na bu vesile ile uğramışoldular." İşbununla da bitmedi ve tasarlanan senaryo adım adımgeliştirilmeye başlandı. Bu kez adının başında üzülerek belirteyim ki "Prof. Dr." da olan,(Sevgili Aziz Nesin ağabeyimizin Pülüfüsör dediklerinden olsagerek)Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Atilla Yayla adlışahıs, 02 Eylül 2005 günlü Zaman Gazetesi'nde "Devlet Tiyatroları kapatılmalı mı?" başlıklıyazısında, devlet tiyatrosu sanatçılarının tepkisini "İktidara değil, halka kafa tutuyorlar... Türkiye'de sanatçıların önemli bir bölümünün özgürlükle bir ilgisinin olmadığını, hatta özgürlüğü savunmak biryana, düpedüz özgürlük karşıtı olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır. Onların özgürlük kelimesini dillerinde sakız etmeleri bizi yanıltmamalıdır. Ne özgürlüğün ne olup ne olmadığından haberdardırlar ne de ilkeli bir özgürlükçü tavır sergilemektedirler... Evet, tiyatro sanatının ve tiyatrocuların uzun vadeli iyiliği için, hakkaniyet ve adalet için, sanatın ve sanatçınıngelişmesi için DT kapatılmalıdır!" diyerek asıl amacını kusmuştur.(Bu adamı öncelikle bütün Devlet Tiyatrosu sanatçılarının, sonra da ülkemizdeki her daldaki tüm sanatçıların tek tek maddi ve manevi tazminat talebiyle Mahkemeye vermelerini öneriyorum. Sayın Yayla haddini aşştır, bedelini ödemelidir...) Yani Yayla'nın amacı da bellidir... Devlet Tiyatroları kapatılsın! Bu kervana 02 Eylül 2005günüağdaşgörünümlü)kadın köşeyazarlarından GülayGöktürk de Tercüman Gazetesi'nde daha ustaca, ancak Mustafa Kemal'le dalgasını geçmeyi de ihmal etmeden katılmakta gecikmedi.
"Doğrusu, devletin tiyatrosunun olmamasıdır; televizyonunun olmamasıdır. Ve aslına bakarsanız, bir kültür bakanının da olmamasıdır. Hem bir kültür bakanlığı kuracaksınız, hem de o bakanlığın kendine bağlı hiçbir kuruluşta kültürpolitikası belirlemesine, bu politikaya uygun yönetici atamasına izin vermeyeceksiniz. Bir genel müdür değiştirse kıyâmeti koparacaksınız. O zaman neden kurdunuz o bakanlığı?
Devlet televizyonu, devlet tiyatrosu, devlet operasıya da balesi... Bütün bu kurumların varlığının bu kadaryaygın birşekilde, sorgusuz sualsiz kabul edilişinin ardında, ideolojik devletin meşru görülmesi yatıyor. Aksiniçok söylememize rağmen, devlet hâlâ başöğretmenimiz! Onun bizi kültürel olarak biçimlendirmesini, neyi seyredeceğimize, neyi dinleyeceğimize bizim adımıza karar vermesini makul karşılamamız bu yüzden."
(Yazıklar olsun sana Gülay Göktürk... Fırsatını yakaladığın an bindiriyorsun Mustafa Kemal'e... Hem bu ne biçim mantıktır böyle?... Neyi seyredeceğinize, neyi
dinleyeceğinize seçenekler sunuyor buyapı... Buraları kapatırsan asıl o zaman zorunlu olarak sunulanı izlemeyecek misin SayBen de deli miın Göktürk?... yim ne? Bu Göktürk zaten kültür sanat bitsin istiyor, sen tutmuş tartışmaya giriyor ya da ikna etmeye çalışıyorsun bu bayanı...)
Şimdi size ikisini zatenyaşadığım, öbürünü de gazetelerden izleyip öğrendiğim üç anekdot anlatmak istiyorum. Bunlardan birincisi eskigenel müdürlerden,çok sevipsaygı duyduğum, hatta bir oyunumu da, aşağıdaki olayı yaşadıktan sonra kendisine ithaf ettiğim Sayın Prof. Bozkurt Kuruç'la ilgilidir... Sayın Bozkurt Kuruçgenel müdür... Ben, rahmetli Orhan Asena ve değerli hocam, Türk Tiyatrosuna sayısız hizmetleri olan Prof. Dr. Özdemir Nutku da Edebi Kurul üyeleriyiz...
Etimesut'taki Devlet Tiyatrosu binasının büyük salonunda Koordinasyon Toplantısı yapılıyor... O zamanki Kültür Bakanlığı(ki sosyal demokrat olduğu söylenen bir iktidarın elinde söz konusu Bakanlık. Bakan kimdi acaba?)müsteşarı da(adını bile anımsamıyorum bu sayın müsteşarın da... Ama derseniz ki 80'eyakın sanatçının adını sayabilir misin? Sanıyorum hemen hepsinin adlarını birkaç fire de olsa sayabilirim...)ilkgün, başından itibaren toplantımıza katılmış... Saat l8.00'e doğru toplantı bitiyor... Sayın Müsteşar soruyor Sayın Bozkurt Kuruç'a: "Yarın kaçta toplanacağız Sayın Kuruç?" Bozkurt Beygülerekyanıtlıyor: "Sayın Müsteşarım... Siz yarın gelmeyeceksiniz"Çünkü yarın bizim işimiz başlıyor..." Müsteşarın kıpkırmızı olmasına aldırmadan sürdürüyor konuşmasını Sayın Kuruç: "Bizim işimizyani sezonun oyunlarını seçeceğiz... Sizin dışınızda birçalışmadır..." Sonra da kalkıyor ayağa Sayın Kuruç ve arabasına kadar saygıyla uğurluyor Müsteşarı... Tanığı olduğum ikinci olay Polonya'da bir oyunumun galasının bitiminde verilen kokteyldeyaşanmıştır. Polonya'daki tiyatronungenel sanatyönetmenine bu oyunumu repertuarlarına alıp sahneledikleri için teşekkür ettiğimde onun bana söylediğişu sözler, tiyatroda dramaturgun ne kadar önemli bir kişi olduğunu, onların asla rencide edilecek kişiler olmadığını anlatmaya yeter sanırım...
"Bana değil dramaturgumuza teşekkür edin...Çünkü sizin İngilizce oyununuzu bir siteden bulupokuyan, özetleyipöneren veçevirisinin yapılması için gerekli önlemleri alan ben değil, dramaturgarkadaşımızdır... Bizim yöneticiler olarak onun kadar birikimli olmamız asla düşünülemez... Bizimyapğımızyalnızca onaylamaktır onun önerisini..." Üçüncü anekdot Sayın Aziz Nesin'le ilgilidir... Sevgili Aziz Nesin, 12 Eylül öncesi ülkemizdegene bütün ülke içinçok kapsamlı bir senaryo uygulanırken, DİSK'inyapğı birgrevinyanlışbir eylem olduğunu, bu nedenle de vazgeçmeleri gerektiğini aydın bir insan olmanın sorumluluğuyla o zamanki DİSK Başkanına söylemiş, bunun üzerine degenişişçi kesimlerince "Aziz Nesin, sen nesin?" bağırtılarıyla işçi sınıfına ihanetle suçlanmıştı... Ama Aziz Nesin birkaç yıl sonra haklı çıkmış ve işçi örgütleri de işlevsiz bir duruma şürülmüşlerdi. Sendikaların özellikle bugünkü durumlarını gördükçe Sayın Nesin'i anımsamamak elde mi? İnsan durup dururken büyük yazar olmuyor!
Devlet Tiyatroları üstünde bir oyun oynanmaktadır... Bu oyunun hemen bozulmasıgerekmektedir. Çünkü eğer bu oyun engellenemezse, Türkiye'yi daha da çölleştirecek bir ortam kaçınılmaz olarak önümüzegetirilecektir. Bu kavga ne Sayın Lemi Bilginya da Sayın Mine Acarçekişmesi, ne de kimin genel müdür olmasının dahayararlı olacağı tartışmalarıyla küçültülmemelidir... (Zaten değerli Lemi Bilginyargıyagitmiştir... Bu nedenle de sonuçsabırla beklenilmelidir. "Şeriatın kestiği parmak acımaz..." Karar olumlu ya da olumsuz uygulanacaktır. Uygulanmalıdır. Sayın Mine Acar'agelince, onun her zaman aklının, ihtiraslarının önünde olduğunu bilen kişilerden biriyim... Bunca durumdan sonra ne gerekiyorsayapmalıdır/yapacaktır, inancındayım...)Sonuçta Devlet Tiyatroları bir büyük ailedir... Ve bu aile tehlikededir. Bu oyunun bozulması için, 1 Ekim'de perdelerin, bu bilinçle, kesinlikle hatta diğer yıllardan farklı olarak, daha bir coşkuyla açılması sağlanmalıdır. Çünkü üretimyapmasıgereken bir Kurumu atalete sürüklemek gerçek bir ihanettir. Kaldı ki seyirciyi cezalandırmaya da kimsenin hakkıyoktur. Zaten Sayın Bilgin başından beri büyük bir sorumluluk örneğigöstererek aileyi, üretimin durdurulmaması yönünde uyarmışve uyarmaktadır... Öyleyse biryandanyeni oyunlar hazırlanırken diğeryandan da(eski bir memur olduğum içinçok iyi bildiğim)Komisyon ve Kurultayönerilerinin bir oyalamaca olduğu gerçeği hiçunutulmadan(Kuşkusuz amaçKurultayolmadan), Devlet Tiyatroları sanatçıları,yetkin hukukçuları dayanlarına alarakyeni ortakyasalarını hızla hazırlamalı ve aynen geçmesinin önlemlerini de alarak, bu taslağın Meclis'e sevki için hareket etmelidirler...(Tabii ki bu arada Sayın Bakan Koç'un hareket yapanın cezalandırılacağı uyarısını da hiçunutmadan...) Bunun ön koşulu olan sevgi ortamının sağlanarak, en tepedekinden başlamak koşuluylayarından teziyok, herkesin negerekiyorsa üzerine düşeni yapmasının gerekliliği ise asla hatırdançıkartılmamalıdır. Bu büyük ailenin bu önemli badireyi atlatmayıgerçekleştireceğinden, Türkiye'nin aydınlıkgeleceğine olan inancım kadar eminim...Çünkü Devlet Tiyatrosu'nun eski ve yeni tüm kadroları Atatürk ve laik Cumhuriyetin birer neferi olduklarının bilincindedirler...
Sonunda Sevgili Aziz Nesin gibi haklı çıkmamak umuduyla, bitsin bu oyun artık diyorum...
Ve perdeeeee!
¤
Tuncer CÜCENOĞLU’nunyukarıdayer alanyazısındageçen «Oyun bozulmalıdır», «Devlet Tiyatroları'nıngeleceği», «Devlet Tiyatroları Camiası ayakta», «alıştıra alıştıra ağızdançıkarılan bakla» gibi tabirlerin yanında «üretim yapması gereken bir kurumu atalete sürüklemekgerçek bir ihanettir». «seyirciyi cezalandırmaya kimsenin hakkıyoktur» tanımlamaları da o zamanlarda bir tiyatro yazarının kalbinde şekillenen gerçeklerden sadece bir kısmı idi. Yazının tümü AKP’nin veyandaşlarının sanatyolunu kapama yolundaki çağdışı adımlarının ufacık bir bölümünü ortaya çıkarmaktadır.
Elbette serzenişler durmadı. Erdemli biryazara ve sanatçıyayakışan üslûplarla hazin müdahalelerin ve oluşturulan kargaşalıkların sonlandırılması için çeşitli öneriler sundu ve uyarılar yaptı :
«DEVLET TİYATROLARI'NDAKİ KARGAŞANIN SONA ERDİRİLMESİ İÇİN BİR ÖNERİ»
Tuncer CÜCENOĞLU
Devlet Tiyatroları'ndagenel müdür Sayın Lemi Bilgin'ingörevden alınması veyerine Sayın Mine Acar'ın vekaleten bu göreve atanması ile başlayan huzursuzluk ve kargaşa giderek büyüyor...
Durumdan, Devlet Tiyatroları kadrosundaki aktör, rejisör, dekoratör, dramaturg, ışıkçı ve benzeri tümgörevlilerin nerdeyse hepsinin hoşnut olmaması biryana, işlerin bu noktayagelmesinin, ülkemizgenelinde kültür sanatla ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarınca da hoşkarşılanmadığı verilen yoğun tepkilerden anlaşılıyor... Sanıyorum Kültür ve Turizm Bakanlığıyönetimi de başta sayın Bakan olmak üzere kargaşanın bu noktayagelmesinden memnun değiller... Nitekim sayın Bakan Koç,yapılan işin, kendisi tarafından değil, alt kadrosunca gerçekleştirildiğini açıklayarak işin içinden sıyrılmayaçalışırken, oldukça deneyimli bir bürokrat olduğunu bildiğimiz sayın Müsteşar Mustafa İsen de "Bakanın tasarrufudur" diyerek topu Türk siyasi tarihinde sanıyorum ilk kez hepimizi şaşkınığa sürükleyen açıklamasıylayer alacak olan Sayın Koç'a atıyor... Burada sayın İsen'e katılmamamız mümkün değil. Çünkü hemen hepimiz biliyoruz ki, alt kadrolar Bakanın onayını almadan böyle önemli bir kararı asla uygulayamazlar. (Kuşkusuz hem Sayın Bakanı hem de Sayın Müsteşarıyönlendiren kişi ya da kişilerin varlığı da kulaktan kulağayayılıpduruyor bugünlerde...) Ancak sayın Müsteşarın muhabirler tarafından kendisineyöneltilen bir soruya, hiçilgisi olmadığı halde "Devlet Tiyatroları benzeri bir kuruluş, Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde var?" gibi bir soruyla karşılık vermesi dikkat çekici bir yeni durum olarakçıkıyor ortaya... Aslındagözden kaçırılmamasıgereken Sayın Müsteşarın bu sorusudur... Eski bir memur olarak biliyorum ki, böylesine birikimli ve deneyimli bir bürokratın bu sözleri "laf ola berigele" tarzında söylemediği açık birgerçektir. Yani diyor ki sayın Müsteşar: "Böyle bir yapılanma Dünyanın hiçbir ülkesinde yok... Mesele ancak bu kurumunun varlığının tartışılmasıylaçözümlenebilir..." Eski bir Milli Eğitim Bakanının eğitimyaşamının düzeltilebilmesi için "Okulların kapatılması" önerisigibi bir öneridir bu bizegöre... İşte bu noktada Devlet Tiyatrosu'nun tüm kadrosu ile tiyatro adamlarının ve sivil toplum kuruluşlarının daha serinkanlı düşünmesi gerekiyor... Yoksa Bakanlığıngerçek amacı; bilinçle düzenlenmişbir kargaşanın ardından, bu Cumhuriyet kurumunu da ortadan kaldırarak dikensiz bir gül bahçesi yaratmak olmasın? Eğer böyleyse büyükyanılgı içindeler buyöneticiler... Çünkü Cumhuriyetin bu en önemli kültür kurumunu da yok ederlerse Türkiye'deki kültür yaşamını tümüyle bitirmiş olurlar!